Diyarbakir Media
Fixing and translating services for news stories and documentary
films in Turkey and Information about east and Southeastern Turkey
Ahmet Kaya cinayeti ve Ertuğrul Özkök
Rasim Ozan Kütahyalı   Taraf Gazetesi 14.02.2009

“Önümüzdeki günlerde bir albüm çıkarıyorum. Kürt asıllı olduğum için
Kürtçe bir şarkı yapıyorum ve Kürtçe bir klip çekiyorum. Bu klibi
yayınlayacak yürekli televizyoncuların olduğunu da biliyorum...”

10 Şubat 1999’da MGD ödül töreninde bunları söyledi Ahmet Kaya...
Yuhalamalar, tacizler altında masasına gitti. Masasında uzatılan
mikrofonlara da şunu söyledi...

“Her zaman Türkiye’nin bölünmez bütünlüğünden yana oldum. Binlerce
yıldır böyle yaşamıştır bu ülke, binlerce yıldır da böyle yaşayacaktır
diyorum ama Kürt realitesini sahiplenmek, kabul etmek zorundadır bu
ülke. Bunu söylüyorum bu kadar yani...”

Devletin artık resmî bir Kürtçe kanalı var... Bu devletin başbakanı bu
kanalı Kürtçe sözlerle açtı. İktidar partisinin milletvekili canlı yayında
devletin Kürtçe kanalında Kürtçe bir şarkı söyledi... Bu devlet kanalında
bir sürü Kürtçe klipler dönüyor... Kaya’nın dediği gibi Kürt realitesini
kabul etmek zorunda kaldı bu devlet... Ama kabul etmek zorunda
olmamalıydı, Cumhuriyetin kurulduğu günden itibaren öyle kabul
etmeliydi zaten... Haklarımızın ve özgürlüklerimizin devlet tarafından biz
yurttaşlara “bahşedilen” bir lütuf olmadığını bilmek zorundaydı
Cumhuriyetimiz, ama bilmedi... İnsan olmamız sebebiyle doğuştan,
vazgeçilemez ve devredilemez bir şekilde o haklara sahip olarak
doğduğumuzu bilmeliydi... Elimiz, ayağımız, gözümüz, burnumuz neyse
haklar ve özgürlüklerimiz de odur. Bu Cumhuriyet kendi yurttaşlarının
doğuştan varolan ellerini yok saydı... Bu yok sayılma nedeniyle o eller
silaha yöneldi... O eller silaha ve şiddete yöneldikçe de o eller kirlendi...
İş karmaşıklaştı ve bugünlere kadar gelindi...

Bu feci gecede ve sonrasında yaşanılanlara odaklandık geçtiğimiz
çarşamba Mahmut Övür ile sunduğumuz Politik Performans programında
(Kaçıranlar için bugün tekrarı var,17.30,Kanal T) konuğumuz da Gülten
Kaya idi. Detaylı olarak hiç montajlamadan o günün görüntülerini
izleyicilerle paylaştık... Net bir biçimde görülüyor ki ortalık tam
durulmuşken herkesi tetikleyen davranış Serdar Ortaç’ın şarkısının
sözünü değiştirip “Bu vatan bizim ellerin değil” diyerek Kaya’nın
masasına bakması olmuş... O andan itibaren, içindeki ırkçı kini kusmak
ve Ahmet Kaya’yı linç etmek isteyen herkese cesaret gelmiş ve
saldırmaya girişmişler... Serdar Ortaç fiilen bu linç güruhunu azmettiren,
kışkırtan kişi... Sonradan pişman olduğunu da söylemişti Ortaç, ama
bunu orada burada değil direkt Gülten Kaya’nın yüzüne söylemesi
gerekir... O kitle faşizmi atmosferinin, o linç psikolojisinin yükselmesinde
özellikle iki kişinin daha payı çok büyük... Birincisi yapımcı Tunca
Yönder... “Atın bu adamı dışarı, kovun bu adamı” diye ahlaksızca
insanları Kaya’ya karşı azmettirerek salonda dolaşıyor... İkincisi
magazinci Şenay Düdek... Kaya hakkında “Sünnetsiz Pezevenk” diye
bağırıyor... Bu azmettirici tavırlar ve hakaretler doğrudan savcıları
ilgilendirmektedir... 10 yıl geçmiş olsa da bu yapılanların belgeleri
ortadadır. Adalet mekanizması çalışmak zorundadır...

Bu gecenin sonrasında ise derin bir medya operasyonuyla Ahmet Kaya’
ya bu ülke dar edildi. Kaya sürgüne gitmek zorunda kaldı ve orada vefat
etti... Ağır çekim bir cinayetti Kaya’ya yaşatılan, 10 Şubat 1999’dan 16
Kasım 2000’e kadar süren bir cinayet...

Tam 10 yıl önce bugüne dönelim... 14 Şubat 1999 günü Hürriyet
gazetesi “Ayıp ettin gözüm” diye manşet atıyor... 1993 yılında Ahmet
Kaya’nın Berlin’de Öcalan’ın fotoğrafı altında konser verdiği iddia ediliyor.
Bir resim basılıyor. Resmin alt başlığı “Bebek katilinin resmi altında”...
Ardından Emniyet Müdürlüğü bu manşete dayanak teşkil eden kaset, ses
bandı, röportaj ve buna benzer dokümanları gazeteden istiyor...
Gazeteden gelen cevap ellerinde hiçbir dokümanın olmadığı şeklinde...
Hürriyet’in hukuk bürosundan Aslıhan Dumlu’nun gönderdiği resmî yazıyı
ve Emniyet’in yazısını Politik Performans yayınında da gösterdim...
Sonradan yayınlanan resmin de fotomontaj olduğu yargı kararıyla
sabitleşiyor... Tam bir operasyon var ortada...

Aynı 14 Şubat günü Ertuğrul Özkök de bir yazı kaleme alıyor... “O gece
orada birçok gerçek sanatçı vardı. Her biri Türkiye’nin yüzakıydı. Bütün
bunlar içinde bir tek çirkin adam çıktı. O da ne yazık ki Ahmet Kaya idi”
diyor...

Özkök, gazetesinin bu manşetlerinden ve bu yazdıklarından bir zerre bile
pişmanlık duymuyor mu bugün? Ahmet Kaya’nın eşi Gülten Kaya’dan
babasız kalan kızı Melis’ten özür dilemesi gerektiğine inanmıyor mu? Hiç
mi yüreği sızlamıyor? Çok merak Ediyorum...
15 lira
Ahmet Altan Taraf Gazetesi 19.07.2009

"........“Kardeşim gerekli gıdayı alamıyor. Öncelikle kan yapması için kiraz ve
benzeri meyveleri yemesi gerekiyor. Ancak cezaevinde bir kilo kiraz beş lira, bir
kilo şeftali beş lira. Onun günde en az üç kilo meyve yemesi gerekiyor ve bu da
günde 15 lira tutuyor. Buna gücümüz yetmiyor.”
Cezaevinde kan kanseri olan Samet Çelik’in abisi söylüyor bunları.
On altı yıldan beri yatıyor Samet.
Kan kanseri.
Dışarı bırakmıyorlar, yeterince de bakmıyorlar.
Onun gibi kanserli mahkûmları var hapishanelerde.
Bir kısmının durumu gerçekten kritik.
Ve, bugün manşetimizde göreceğiniz Adlî Tıp yetkilileriyle Adliye Bakanlığı
yetkilileri, bu insanlar “hapishanede ölsünler” diye bunlara rapor vermekten
kaçınıyorlar.
Üniversite hastaneleri, “bakımı dışarıda yapılmalıdır” diye rapor verdiği halde Adlî
Tıp onların sözünü dinlemiyor.
Göz göre göre öldürüyorlar onları.
Çünkü bu insanların çoğu ya solcu ya PKK’lı.
Ergenekon hayranı olan devlet görevlileri için “öldürülmesi gereken, zindanlarda
kanserden erimeye bırakılması gereken” insanlar onlar.
Nazi kamplarını hatırlatan vahşetlerle, Doktor Mengele’yi akla getiren
insafsızlıklarla karşılaşıyoruz.
Ölümün sonsuzluğu karşısında bile vicdanları titremeyen garip yaratıklar bunlar.
“Dağa çıktıysan” eğer, hapishanede kanser de olsan kimse sana aldırmaz bu
ülkede.
Peki, bu insanlar niye dağa çıktı?
Onu da bizim sürmanşette okuyacaksınız.
Önceki gün askerliğini Güneydoğu’da yapmış bir “Türk askerinin” ihbarıyla 12
korucunun öldürülüp taburun bahçesine gömüldüğünü yazdık.
Hakkâri’deki arkadaşımız Ömer Oğuz, öldürülen korucuların yakınlarını buldu.
Ömer’e o korkunç geceyi anlattılar.
Anlattıklarını okurken, bize çocukken derslerde anlatılan “Yunan mezalimini”
hatırladım kaçınılmaz olarak.
Köydeki erkeklerin bir kısmını alıp, daha sonra öldürmek üzere götürüyorlar.
Bazı erkekleri köyde kurşuna diziyorlar.
Bir tanesini samanların arasında yakıyorlar.
Hamile kadınları dipçikleyip çocuklarını düşürtüyorlar.
Ahırları içindeki hayvanlarla birlikte ateşe veriyorlar.
Çaresizlikten köyün ihtiyarlarından biri köyü basan askerlerin başındaki albaya
Kuran-ı Kerim uzatıyor, albay itiyor kitabı.
Sonra köyü top ateşine tutuyorlar.
Ve, bütün bunları yapan albay, köylülerin şikâyetine ve savcının talebine rağmen
yargılanmıyor.
Bir de terfi ediyor.
Söyleyin bana, siz o köyde büyüyen bir çocuk olsanız ne yapardınız?
Hamile annenizi dipçikleselerdi, amcanızı yaksalardı, babanızı vursalardı ve bütün
bunları yapanlar ellerini kollarını sallayarak dolaşsaydı...
Siz ne yapardınız?
Bu ülkeye ve devlete güvenir miydiniz?
Annenizi, dedenizi, kardeşinizi, babanızı bu devlete emanet eder miydiniz?
Küçücük çocukların babalarını öldürün sonra onlar dağa çıkıp yakalandığında
kapatıldıkları zindanlarda kansere tutulunca, onları karanlık hücrelerde ölüme terk
edin.
Bu korkunç acıların ortasında bir pazar kahvaltısı hayal edebilir misiniz?
Ben edemiyorum işte.
Her sabah, her sabah, bir kere daha içimi kanatmak, içimi ölesiye kanatmak için
bu gazeteye geliyorum.
Kanıyor içim canına yanayım, bütün hayallerim o kanda yok olup gidiyor.